You are here:

SITE SLOGAN

JA slide show

Rehberlik Hikayeleri

DÖRT MAHALLESİ OLAN KASABA

        

Küçük bir kasabanın dört ayrı mahallesi varmış. Birinci mahallede Evet amacılar yaşıyormuş. Evet amacılar ne yapılması gerektiğini bildiklerini düşünürlermiş. Yapma zamanı geldiğinde ise "evet, ama" diye cevap verirlermiş. Cevapları hep yanlış olurmuş. Suçu başkalarına atmakta da ustaymışlar.

        

İkinci mahallede Yapıcamcılar yaşarmış. Ne yapacaklarını bilirlermiş. Kendilerini yapacakları şeye adım adım hazırlarlarmış, ama yapacakları işe çok geç kaldıklarının farkına varırlarmış. Bu mahallede insanların dizleri dövülmekten yara bere içindeymiş. Verdikleri bütün kararları ertelerlermiş hatta bu huylarından kurtulmak için verdikleri kararı bile ertelemişler.  


Üçüncü mahallede yaşayan Keşkeciler'in, hayatı algılama güçleri mükemmelmiş. Neyin yapılması gerektiğini daima en isabetli şekilde bilirlermiş ama, her şey olup bittikten sonra. Keşkeciler'in de başları kanarmış hep, duvarlara vurmaktan!

        

Kasabanın en yeşil bölgesinde, en güzel evlerin olduğu mahallede ise İyiki yaptımcılar otururmuş. Keşkeciler bu mahallede yürüyüşe çıkar, etrafa hayranlıkla bakarlarmış.

        

Yapıcamcılar Keşkeciler'le birlikte bu mahallede yürüyüşe çıkmak ister ama bir türlü fırsat bulamazlarmış.

        

Evet amacılar ise mahallenin güzelliğini görmek yerine, ağaçların gölgelerinin yeterince geniş olmadığından, güneşin daha erken saatte doğması gerektiğinden şikayet ederlermiş.

        

İyiki yaptımcılar mahallesindeki insanların sadece bir kusuru varmış o da; beyinlerinde mazeret üretme merkezinin olmayışıymış!..

 

        PADİŞAH VE İHTİYAR

 

                  Çok soğuk bir kış günü padişah, tebdil'i kıyafet gezmeye karar

            vermiş.Yanına baş vezirini alıp yola çıkmış. Bir dere kenarında

            çalışan yaşlı bir adam görmüşler..

                 
            Adam elindeki derileri suya sokup, döverek tabaklıyormuş.

            Padişah, ihtiyari selamlamış.

                
                  " Selamünaleyküm ey pir'i fani..."

                  " Aleykümselam ey serdar'ı cihan..." Padişah sormuş.

                  " Altılarda ne yaptın ?"

                  " Altıya altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor..." Padişah gene

            sormuş.

                  " Geceleri kalkmadın mı ?"

                  " Kalktık...Lakin, ellere yaradı..." Padişah gülmüş.

                  " Bir kaz göndersem yolar mısın ?"

                  " Hem de cıyaklatmadan..."

                
            Padişahla baş vezir adamın yanından ayrılıp yola koyulmuşlar.

            Padişah baş vezire dönmüş.

                  " Ne konuştuğumuzu anladın mı ?"

                  " Hayır padişahım..." Padişah sinirlenmiş.

                  " Bu aksama kadar ne konuştuğumuzu anlamazsan kelleni alırım."

           
            Korkuya kapılan baş vezir, padişahı saraya bıraktıktan sonra telaşla

            dere kenarına dönmüş. Bakmış adam hala orada çalışıyor..

                  " Ne konuştunuz siz padişahla..." Adam, baş veziri söyle bir

            süzmüş.

                  " Kusura bakma. Bedava söyleyemem. Ver bir yüz altın

            söyleyeyim.."

                  Baş vezir, yüz altın vermiş.

                  " Sen padişahı, serdar'ı cihan, diye selamladın. Nereden

            anladın padişah olduğunu.."

                  " Ben dericiyim. Onun sırtındaki kürkü padişahtan başkası

            giyemezdi.." Vezir kafasını kaşımış.

                  " Peki, altılara altı katmayınca, otuz ikiye yetmiyor ne

            demek..."

                  Adam, bu soruya cevap vermek için de bir yüz altın daha almış.

 

                  " Padişah, altı aylık yaz döneminde çalışmadın mi ki, kış günü

            çalışıyorsun, diye sordu. Ben de, yalnızca altı ay yaz değil, altı

            ay da kış çalışmazsak, yemek bulamıyoruz dedim." Vezir bir soru daha

            sormuş...

                  

                  " Geceleri kalkmadın mı ne demek ?"Adam bir yüz altın daha

            almış.

                  " Çocukların yok mu diye sordu..Var, ama hepsi kız.

            Evlendiler, başkasına yaradılar, dedim..." Vezir gene kafasını

            sallamış.

                 
                   " Bir de kaz gönderirsem dedi, o ne demek..." Adam gülmüş.

                
                   " Onu da sen bul..."

 

          GÖRMESİNİ BİLEN GÖZLER


Küçük kız, kendini bildiği günden beri annesinden
büyük bir şefkat görmüş ve ondan duyduğu sözlerle,
pamuk prensesten daha güzel olduğuna inanmıştı.
Ona göre; nur yüzlü ve badem gözlüydü. Annesinin Bir tanecik
yavrusuydu her zaman.

Ama ilk okula başlayınca işler değişti.
Arkadaşları onun hiç de güzel olmadığını, hatta
çirkin bile sayıldığını söylemekteydi. Küçük kız, ilk
önceleri onlara inanmadı çünkü herkes birbirini
kıskanıyordu.

Ama bir kaç yılda gerçeklerle yüzleşti.
Annesinin bir pamuğa benzettiği yüzü, çiçek bozuğu
bir cilde sahipti. "Badem" dediği gözleri ise şaşıydı.
Vücudu da bir serviyi andırmıyordu. Demek ki, annesi
onu aldatmış ve yıllar yılı çekinmeden yalan söylemişti.

Genç kızın anne sevgisi, kısa bir süre sonra nefrete
dönüştü. Evlenme çağına gelmiş olmasına rağmen yüzüne
bakan yoktu. Üstelik de gözleri, bütün tedavilere rağmen
düzelmiyordu. Genç kız, doktorların gizlice yaptığı
konuşmalardan kör olacağını anladığında çılgına döndü
ve kendisini hâlâ çocukluk yıllarındaki ifadelerle seven
annesinin bu yalanlarına dayanamayıp evi terk etmeye
karar verdi.

Fakat annesi, uzak bir yerde iş bulduğunu
söyleyerek ondan önce davrandı ve kazandığı paraları
bir akrabasına gönderip, kızına bakmasını rica etti.
Genç kız bir süre sonra görmez oldu. Karanlık dünyasıyla
baş başaydı. Bu arada annesini hiç merak etmiyordu.
Yalancıydı annesi, ölse bile bir kayıp sayılmazdı.
Bir gün doktorlar, uygun bir çift göz bulduklarını
söyleyerek kızı ameliyat ettiler.

Ancak o, gözünü açtığında yine aynı yüzü görmekten
korkuyordu. Fakat kör olmak zordu. En azından kimseye
yük olmazdı. Genç kız, ameliyat sonunda aynaya baktığında,
müthiş bir çığlık attı. Karşısında bir dünya güzeli biri vardı.

Gerçekten de harika bir kızdı gördüğü. Yüzündeki
bozukluklar tamamen kaybolmuştu. Çok kemerli olan
burnu düzelmis, kepçe kulakları normale dönmüş ve
yaban otlarını andıran saçları, dalga dalga olmuştu.

Genç kız, yanındaki yaşlı doktora sevinçle sarılarak:
"Sanki yeniden dünyaya geldim!" dedi. "Yüzümde hiçbir
çirkinlik kalmamış, estetik ameliyatı siz mi yaptınız?"
Yaşlı doktor: "Böyle bir ameliyat yapmadık kızım!."
diye gülümsedi. Annenin bağışladığı gözleri
taktık.
 Sen, kendini annenin gözüyle görüyorsun!."